top of page

Kızıl Toprakların Sessizliği

  • Hatice Kübra AYÇİÇEK
  • 23 May
  • 3 dakikada okunur

Yazar: Hatice Kübra Ayçiçek (13 yaşında)

Editör: Naile Nur Ceylan (14 yaşında)

Yıl 2042’ydi. Çocukluğumdan beri en çok dikkatimi çeken o kızılımsı nokta artık sadece bir meraktan ibaret değildi. O, ayak basacağım bir yerdi: Mars.

Ve bir grup arkadaşımla görev için çıkacağım o Atlantik maceraydı.

Uzay aracımız aylar süren yolculuğun ardından Mars’ın ince havasına girmeye başladığında camdan dışarı baktım. Altımızda uzanan kızıl topraklar, sanki emekli olmuş bir ihtiyarın evi gibiydi. Milyonlarca yıldır kimsenin süpürmediği dev bir odayı andırıyordu. Ne bir ağaç vardı ne bir su sesi. Sadece rüzgârın kaldırdığı toz bulutları ve sonsuz bir sessizlik vardı. Kısacası evrenin en büyük “temizlik yapılmamış yeri” ile tanışıyorduk.

İniş yaptığımız yer geniş bir çukur ovasının kenarındaydı. İlk baktığımda içimden “Buraya mı indik gerçekten?” diye geçirdim. Çünkü etraf, sanki dev bir köstebeğin yıllarca kazı yaptığı ve sonra da sıkılıp bıraktığı bir yere benziyordu.

Özel korunaklı kıyafetimi giyip kapıdan dışarı adım attığım o anı asla unutmam. Ayaklarım Mars toprağına değdi. Çekim gücü Dünya’dakinin üçte biri kadardı, yürürken hafif hafif havalanıyor gibi hissediyordum. İlk adımımda istemsizce zıpladım. Öylesine zevkli gelmişti ki, bir süre sonra görevde değil de oyun alanında olduğumu sandım. 

Attığım her adımda ince kırmızı toz yuvacıkları havalanıyor sonra da küçük kızıl elmaslara benzeyen bu tozlar teker teker yere iniyordu. Sessizlik o kadar derindi ki, kendi nefes alışımı bile duyabiliyordum. Bir de ekip arkadaşımın haberleşme aygıtından gelen “Ayağım kaydı!” sesi vardı tabii.

İlk günler yaşam alanını kurmakla geçti. Şişirilebilir odalar yerleştirildi, güneş ışığından yararlanan paneller açıldı, haberleşme direkleri kuruldu. Bir ara, direği yanlış yöne çeviren arkadaşımız sayesinde Dünya yerine muhtemelen başka bir gezegendeki canlılara “Merhaba biz geldik!” demiş olabiliriz.

Gece olduğunda odanın küçük penceresinden dışarı baktım. Gökyüzü Dünyada’ki gibi karanlık değildi, daha çok soluk gri bir renk oraya hâkimdi. Yıldızlar çok parlaktı. Mars’ın iki küçük uydusu gökyüzünde dolaşıyordu: Phobos ve Deimos. Biz onlara Akortsuz Pobi ile Demi diyoruz. Pobi'nin ayarı, bir diğer değişle akordu olmadığı için bu isimle anılıyor kendisi. O kadar hızlı ilerliyor ki, onu ilk gördüğümde “Bu düşüyor mu acaba?” diye korktum.

Görevimizin ilk haftasında yüzeyden taş ve toprak örnekleri toplamaya başladık. Delici aygıtı zemine yerleştirdiğimizde çıkan titreşim, eldivenlerimin içinden bile hissediliyordu. Geçen gün bu aygıt sıkıştı ve üç kişi başına geçip çıkarmaya çalıştık. O an bilimsel çalışma yapmaktan çok, evde bozulan bir ocağı tamir ediyor gibi hissettim.

Bir gün keşif aracımızla daha uzak bir bölgeye doğru yola çıktık. Hedefimiz dev bir kanyondu. Yolculuk saatler sürdü. Mars yüzeyi ilk bakışta düz görünse de aslında çukurlarla, yarıklarla ve taş yığınlarıyla doluydu. Aracımız yavaş ilerlemek zorundaydı çünkü her taş “Bana çarparsan lastiğini patlatırım” der gibi tehditler yağdırıyordu.

Kanyonun kenarına ulaştığımızda hiçbirimiz söyleyecek kelime bulamadık. Önümüzde duran manzara inanılmazdı. Sanki gezegenin yüzeyi bir yerinden yarılmış ve kilometreler boyunca açılmıştı. Aşağı baktığımda başım döndü. Bir an “Buraya korkuluk yapsalarmış iyi olurmuş” diye düşündüm ama sonra bunun gayet doğal olduğunu anladım.

Bilim ekibinden Altay, kayalık bir yüzeyde ilginç izler fark etti. Yakından incelediğimizde bunların taşlaşmış birikintiler olduğunu anladık. Dünya’da benzer oluşumlar genellikle suyun varlığına işaret ediyordu. Yani Mars bir zamanlar kendisinde de su kaynakları olduğunu idda ediyor olabilir.

Günler geçtikçe Mars’ta zaman kavramım değişmeye başladı. Bir Mars günü Dünya gününden biraz daha uzundu. Sabahları ufukta doğan güneş, soluk bir ışık yayıyor; akşamları ise gökyüzü mora çalan bir renge bürünüyordu. Çalar saatim bile şaşırmıştı. Bir sabah çalmadı ya da kafası karıştı, muhtemelen o da başka bir gezegende olduğunu fark etti.

Bir akşam görev dönüşünde aniden bir toz fırtınası başladı. Önce hafif bir rüzgâr esti, sonra gökyüzü kızıl bir perdeyle kaplandı. Görüş mesafesi hızla düştü ve önümüzü göremez olduk. Araca dönmek için zar zor birbirimize tutunduk. Rüzgârın sesi kulaklığımda uğulduyordu, çok rahatsız ediciydi. O an Mars’ın ne kadar sert bir yer olduğunu anladım. Evet, bu anlamam niçin bu kadar uzun sürdü hiçbir fikrim yok ama şu an bundan daha mühim hadiseler mevcut zaten.

Fırtına birkaç saat sonra lütfeder bir tavırla dindi. Yaşam alanına döndüğümüzde herkes yorgundu ama içimizde tuhaf bir heyecan vardı. Sanki midemizde kelebekler uçuşuyor gibiydi.

Bir gece yalnız başıma biraz yürüdüm. Uzaklık sınırını aşmadan durdum ve ufka baktım. Gökyüzünde küçücük mavi bir nokta parlıyordu: Dünya, evimiz. Orada denizler, ormanlar, şehirler ve insanlar vardı. Burada ise sadece rüzgâr, taş veya toz bulutları...

Ama o an şunu fark ettim: İnsanlık ilk kez başka bir gezegende kendi ayak izlerini bırakıyordu. Buraya gelen ilk insanlar olmak bizde hem bir gurur hem de büyük bir sevinç oluşturmuştu. Fakat Mars’ın sessizliği artık bana korkutucu gelmiyordu, sadece sıkıcıydı. Görevimizin bitişine yaklaştığımızda yaşam alanının etrafına son kez baktım. Rüzgâr hafifçe toprağı savuruyordu, ayak izlerimizin bazılarını silmeye başlamıştı bile. Mars, üzerinde izler olmasını sevmiyordu belki de. Dünya’dan getirdiğimiz bir Türk bayrağını aldık ve Mars’ın uçsuz bucaksız toprağına diktik. Artık eve dönme vakti gelmişti.

Ama biliyordum ki biz geri dönecektik.

Çünkü o gün, insanlık sadece bir gezegene değil; hayallerine de ayak basmıştı.

 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page