top of page
  • Muhammed Furkan Şen

Fatih’in Emaneti

Yazar: Muhammed Furkan Şen (12 yaşında)

Editör: Defne Hilal Dursun (11 yaşında)

Şef Editör: Bilge Özsoy

Kaşıkçı Mustafa, Yenikapı civarında bir kaşıkçıydı. Babası Kaşıkçı Mahmut ile birlikte çok eski kuşaklardan beri süregelen bu işi yaparlardı. Bu eski sokakta kendileri gibi diğer dükkânlar da eskiydi. Öyle ki dükkânlarının tapusunda alınış tarihi olarak “Hicrî Cemâziyelevvel 4 1244” yazılıydı. Yan komşuları olan Kunduracı Necip Efendi de kuşaklardır o dükkânı işletirdi. İşte böyle sıradan bir hayat sürerdi Kaşıkçı Mustafa. Bir gün hiç de âdeti olmamasına rağmen kahvehaneye gitti. Yemenli kahveci Cabbar kendisini kapıda karşılayıp yer gösterdikten sonra ne istediğini sordu. Tütün içmeyi pek sevmezdi Mustafa, o yüzden sade bir kahve istedi. Kahveci tezgâhın arkasında kaybolurken Mustafa düşünceli bir şekilde iskemleye çöktü. O sırada yanındaki iskemleye çocukluk arkadaşı Şerbetçi Ali oturdu. Bir süre sustuktan sonra: “Hayırdır Mustafa, bugün seni biraz düşünceli gördüm, iyi misin?” diye sordu. Mustafa uzun uzun düşündükten sonra: “Bilmiyorum Ali, son günlerde içimde bir gariplik var,” dedi. Ali bunun üstüne: “Hayrolsun inşallah!” diye karşılık verdi. Tam o sırada kahveci Cabbar kahveleri getirdi. Kahvesini yudumlarken yoldan geçenleri seyretmeye başladı. Tam o sırada gözüne bir adam takıldı. Siyah, uzun pardösülü, fötr şapkalı bir adam onu izliyordu. Mustafa’nın kendisine bakmakta olduğunu fark edince hızla oradan uzaklaşarak kalabalığa karıştı. Mustafa’nın bir yere dikkat kesilmiş olduğunu gören Ali, Mustafa’ya “Hayırdır Mustafa, dikkatini bir şey mi çekti?” diye sordu. Arkadaşına dönen Mustafa “Önemli bir şey değil,” dedi ve kahvesini bir dikişte bitirip parasını ödedi. Arkadaşıyla vedalaştıktan sonra eve doğru yürümeye başladı. Akşam ezanına bir saat kaldığını fark edince adımlarını hızlandırdı. Yol üzerinde mahallenin balıkçısı Cemal’den akşam yemeği için taptaze iki kilo hamsi aldıktan sonra caminin karşısındaki yüzyıllık evine girdi.

Eve geldiğinde babasını göremedi. Oysa babası işe ve camiye gitmek dışında evden pek çıkmayan biriydi. Namaza daha vardı ve bildiği kadarıyla babasının dışarıda bir işi de yoktu. Bir terslik olduğunu fark etti. Mustafa biraz düşündükten sonra “Büyük ihtimalle acil bir işi çıkmıştır; nasılsa yemeğe kadar döner, hemen telaş yapmayayım,” dedi. Babası gelene kadar yemeği yapmaya karar veren Mustafa, maharetini konuşturdu ve enfes bir hamsi tava yaptı. Sofranın başında yaklaşık yarım saat babasını bekledi. Gelmeyince “Herhalde işi uzadı,” diyerek babasının balığını ayırdı, kendi payını yedi. Yatsı ezanı okunurken Mustafa iyice telaşlanmıştı. Mevsim güzdü, akşamları hava iyice soğuyordu ve babasının bu saate kadar gelmemesi bir sorun olduğunu gösteriyordu. Mustafa artık babasını aramaya karar vererek cepkenini üzerine geçirdi ve evden ayrıldı. Önce camiye gitti ama orada yoktu. Sonra dükkâna gitti ama dükkânda da değildi. Mustafa orada da babasını bulamayınca, mahalleyi aramaya karar verdi. Dolaşırken tanıdığı herkese babasını sordu. Fakat hiç kimse babasını görmemişti. Tam vazgeçmek üzereyken babasının tanıdıklarından biri Mustafa’ya önemli bir bilgi verdi: “Bugün akşamüstü sizin dükkânın bir üst sokağında yürürken babanı gördüm. Yanında fötr şapkalı bir adam vardı. Adam sanki onu zorla götürüyormuş gibiydi; bir fayton çağırdı ve Galata civarına doğru gittiler,” dedi. Bu bilgi Mustafa’yı hem şaşırttı hem de korkuttu. Hemen bir fayton çağırdı ve Galata’ya doğru gitti.

Faytondan inen Mustafa, Galata’nın dar sokaklarında dolaşmaya başladı. Ne yapacağını bilemezken bir pencere önündeki silüet dikkatini çekti. Babasına çok benzeyen silüet, içerideki birtakım kişilerle konuşuyordu. Mustafa dikkatli baktıkça o kadar babasına benzetti ki gerçekten o kişinin babası olup olmadığını öğrenmek istedi. Bu yüzden dairenin hiç olmazsa kapısını çalarak şansını denemek istedi. Tam binaya girecekken ana kapıdaki bir tabela dikkatini çekti “Osmanlı Yabancı Arkeologlar Cemiyeti.” Mustafa merakla “Acaba babamın bu adamlarla ne işi olabilir ki?.” diye düşündü. Bina tipik bir Galata apartmanıydı. Dekorasyon için özenle seçilmiş altı adet sütun, bina girişine yerleştirilmişti. Sütunların kaide ve başlığındaki yaprak motifleri ise dikkat çekiciydi. Ama Mustafa’nın aklı ne binada ne de dekorasyondaydı. Onun aklında şu an sadece babası vardı. Sonunda babasını gördüğü, kapısında tabela olan daireyi buldu ve kapıya kulağını dayadı. İçeride babası tanımadığı biri ile kavga ediyordu. “Emanet sandığının anahtarını bize vermek zorundasın Mahmut, yoksa başına hiç istemediğin birtakım işler gelecek.” Babası ise o kişiye karşı çıkıyordu. “Fatih’in atalarıma emanet ettiği sandığın anahtarını size vermem. O anahtar yüz yıllardır nesilden nesile korunuyor. Fatih’in emanetine asla ihanet etmem.” Karşısındaki kişi bu sefer sinirlendi. “Ataların da emanetin de umurumda değil. O anahtarı vermeyi kabul etmezsen senden zorla alacağım. O sandıktaki eşyaların ve defterlerin İngiltere’ye gitmesi gerekiyor ve sadece üç günüm kaldı. Finansörlerim benden artık yeni bir ürün daha bekliyor. Acilen bu anahtarı ver yaşlı adam, yoksa seni birazdan gelecek Yorgi ile tanıştırmak zorunda kalacağım.” Mustafa tüm cesaretini toplayarak zile bastı. İçerideki adam “Hah, işte geldi! Bakalım biraz sonra da aynı fikirde olacak mısın?” Adam kapıyı açtı. Tam bu sırada Mustafa adamın üzerine çullandı. Adam daha ne oluyor diyemeden kafasının arkasına gelen darbe ile bayıldı. Mustafa adamın yüzüne bir bakış atmak isteyince çok şaşırdı. Bu adam, fötr şapkalı adamdan başkası değildi. Şaşkınlığı geçince adamı içeri taşıdı ve banyoya kilitledi. Gürültüyü duyup odadan çıkan babası Mustafa’yı görünce bir şaşkınlık ve sevinç ile oğluna sarıldı. Bu mutluluktan sonra Mustafa babasına “Baba bu sandık, anahtar da ne?” diye sordu. Babası da şöyle yanıtladı: “Oğlum, Fatih İstanbul’u fethedince en yakın yeniçerilerinden birine Bizans Sarayı’nda bulduğu birtakım özel eşyalar ile birlikte İstanbul’un bütün sır ve gizemlerinin anlatıldığı defterleri vermiş. O yeniçeri de Fatih’in emanetine gözü gibi bakmış ve korumuş. Yeniçerinin çocukları ise asırlarca bu emanete göz kulak olmuş. İşte bizde o yeniçerinin soyundan geliyoruz oğlum. Ben de zaten yakın zamanda bunu sana anlatacaktım. Bu olayla erkenden öğrenmiş oldun. Dikkat et oğlum, bu sırrını varisinden başkasıyla asla paylaşma.” Tam bu sırada aşağıdan apartman kapısının açıldığını duydular. Mustafa “Herhalde bu Yorgi,” dedi. Babası ile birlikte kapının iki yanına saklandılar. Yorgi gelip kapıyı açık bulunca Rumca ile karışık bozuk Türkçesi ile bağırdı: “Vire patron! Neredesin ne bu hâl?” cümlesini tamamlaması ile birlikte Mustafa, eline geçirdiği bir vazoyu Yorgi’nin kafasına vurdu. Adam önce sanki hiçbir şey olmamış gibi durdu ama çok geçmeden arkaya doğru yıkıldı. Yorgi’yi de etkisiz hâle getiren Mustafa onu da banyoya kilitledi. O Yorgi’yi taşırken babası da zaptiye çağırdı. Zaptiyeler baygın haldeki iki adamı karakola götürürken Mustafa ile Mahmut da eve döndüler. Ertesi gün Mustafa işe giderken hiç âdeti olmamasına rağmen gazete aldı. Dükkâna gelince babası sordu: “Hayırdır Mustafa; normalde hiç gazete almazdın, ne oldu?” Mustafa sadece gülümseyip elindeki gazeteden bir haber gösterdi: “Osmanlı Yabancı Arkeologlar Cemiyeti adı altında devletimizin önemli eserlerini çalan kişiler yakalandı. İngiliz uyruklu James Southwork ve Yunan asıllı Yorgi Chiotis şu an Sultanahmet Hapishane-i Umumisinde tutuluyor. Bu şahısların, değerli eserleri çalıp yabancı devletlere kaçırarak orada sattıkları belirlendi. Zanlıların yakında mahkeme önüne çıkarılacağı biliniyor.” Bu haberi okuyan Mahmut Efendi önce gülümsedi sonra ciddileşip Mustafa’ya “Hadi, tembellik etmek yok. Yetiştirmemiz gereken kaşıklar var,” dedi.




Comentários


Os comentários foram desativados.
bottom of page