top of page

Bir Sonbahar Günü

Sabiha Ceren Karaçor
1 gün önce
3 dakikada okunur

Yazar: Sabiha Ceren Karaçor (12 yaşında)

Çizer: Ayşe Selin Köksal (11 yaşında)

Editör: Feyza Yılmaz (13 yaşında)

“Ilık bir sonbahar günüydü. Yapraklar yer yer dökülmüş, doğanın halısını dokumuşlardı. Kuş cıvıltıları sakin ve huzurlu bir şekilde leylekleri uğurluyorlardı. Ağaçlar ise dallarını, el sallarmış gibi sallamakla yetiniyorlardı. Bu ağaçların altında, ılık rüzgar eşliğinde, elindeki küçük pembe topla oynayan Mete ise oldukça mutlu görünüyordu.”

-Hiç de mutlu değilim!

-Nedenmiş o?

-Bir kere pembe kız rengi! Ben kız mıyım?! Lütfen kendine gel yazar!

-Böyle düşünmemiştim Mete. O zaman senin için cümleyi düzelteyim.

“Bu ağaçların altında, ılık rüzgar eşliğinde, elindeki küçük mavi topla oynayan Mete ise oldukça mutlu görünüyordu.”

-İşte şimdi oldukça mutluyum. Aferin yazar.

-Yardım edebildiysem ne mutlu bana...

“Mete halinden memnun bir şekilde topuyla oynarken, karşıdan ona doğru gelen çocukluk arkadaşı Zeynep’i gördü. Zeynep’in canı çok sıkkın görünüyordu. Mete topuyla birlikte yanına gitti. Zeynep’e canının neden bu kadar sıkkın olduğunu sordu. Zeynep oyun oynayacak bir arkadaş bulamadığını söyledi. Bunu duyan Mete, çocukluk arkadaşına birlikte top oynamayı teklif etti. Zeynep bu teklifi sevinçle kabul etti.”

-Orda dur bakalım yazar!

-Ne oldu Zeynep?

-Benim canım top oynamak istemiyor! Ben saklambaç oynamak istiyorum!

-Madem öyle Zeynep, o zaman düzelteyim.

“Zeynep Mete’nin bu teklifini nazik bir şekilde geri çevirerek, saklambaç oynamak istediğini söyledi. Mete de bu isteğini kabul etti.”

-İşte şimdi oldu. Aferin yazar.

-Teşekkür ederim...

“Birlikte saklambaç oynamaya başladılar. Önce Mete ebe oldu. Zeynep hemen saklanacak bir yer aramaya başladı. Mete ise 1’den 30’a kadar saydıktan sonra Zeynep’i buldu ve var gücüyle koşup onu sobeledi. Tam o sırada yakın arkadaşları Sema oradan geçiyordu. Onları saklambaç oynarken görünce o da oyunlarına katılmak istedi.”

-Hop! Dur orda! Bu hikâye kesinlikle böyle devam edemez!

-Nasıl yani? Demek istediğini anlayamadım Sema.

-Bak, bak, bak! Bir de hesap mı soruyorsun?! Birincisi, ben saklambaç oynamayı hiç sevmem! Şöyle adam akıllı oyunlar oynasak olmuyor değil mi?! İkincisi, Sema ne biçim isim öyle?! Şöyle, Güzel gibi, Narin gibi isimlerin suyu mu çıktı acaba?!

-Sema’ya katılıyorum! Bir kere Mete, neden beni sobeledi?! Neden birinciliği ona verdin?! Burada birinciliği hak edecek biri varsa o kişi benim!

-Zeynep’e katılıyorum! Üstelik sırf Zeynep istediği için saklambaç oynuyoruz şu anda farkında mısın yazar?! İnsan hikayedeki diğer karakterlerin de ne istediğini önemsemeli bence! Belki ben istop oynamak istiyorum, ama bana soran kim?!

-Bu hikayeyi hiç güzel yazamıyorsun yazar! Ne biçim bir hikaye oldu böyle!

-Aaaaaa! Yeter artık! Benim de bir sabrım ve sabrımın taşma çizgisi var ama! Şunu söylemeliyim ki; ikincisi, Sema benim küçük kardeşimin adı olduğu için adın bu Sema! Üçüncüsü, saklambaç oynamak istediğinizi bana siz söylediniz. Dördüncüsü, biraz daha bekleseydin Zeynep, zaten birinciliği sana verecektim!

-Pe-peki, bir-birincisi ne?

-Ben bu hikâyenin yazarıyım ve bana biraz olsun saygı göstermeniz gerekir! Çünkü sizi ben yazdım! Ben olmasaydım siz de olmazdınız! Bu hikayeyi istediğim gibi yazma hakkım var benim! Çoğu yazar, hikayelerindeki karakterlerinin ne istediğini sormaz bile. Karakterlerin seslerine kulak tıkarlar çoğunlukla. Benim size yaptığım aslında bir hikaye karakteri için büyük bir hazine, ama siz ne yazık ki bunu görmüyorsunuz. Sizler hayal gücümün bir ürünüsünüz. Onca ihtimal arasında sizi seçip bu yazılara dökmem bile bir hayal için ne kadar büyük bir şans iyi bilirsiniz... Ama anlaşılan o ki, siz bu büyük şansı kötüye kullanıyorsunuz...

(Oldukça uzun süren, anlamlı ve bir o kadar derin bir sessizlikten sonra...)

-Size sanırım iyi bir ceza gerekiyor. Yoksa bu iş alıp başını gidecek. Bakalım masalın bu halini beğenecek misiniz?

“Sema tam oyunlarına katılmak için adımını attığı sırada aniden toprak çatlayıp ikiye ayrıldı ve aralarında kocaman, karanlık bir uçurum göründü. Bu uçurumu geçmek imkansıza yakın görünüyordu. Zeynep, Mete ve Sema şaşkınlıkla uçuruma bakıyor, hiçbir şey diyemiyorlardı. Sonra birden, uçurumdan kan kırmızısı, parlak zümrüt gözlü, lav kadar sıcak bir ejderha çıktı. Sema, Mete ve Zeynep’i bir çırpıda sivri pençelerinin arasına aldığı gibi hızla uçmaya başladı. Üç çocuk şoktan ufak bir çığlık bile atamıyorlardı.

 Ejderha uçtu, uçtu, uçtu... Hiç durmadan uçtu. En son; heybetli, büyük ve her an patlamaya hazır gibi görünen bir yanardağın kenarındaki yuvasına kondu. Üçünü de sağlam dallardan oluşan bir kafese kapattı.”

-Allah rızası için kurtar bizi buradan yazar! Söz, bir daha yazdığın yazılara karışmayacağız! Biz dersimizi aldık! Ne yazarsan yaz, itiraz etmeden, yazdıklarını yaşamaya razıyız!

-Bir daha böyle bir şey yapmaya kalkışmayın o zaman. Sizi affediyorum. Ama siz de uslu karakterler olun. Umarım verdiğiniz sözü tutarsınız.

-Tutmaz olur muyuz yazar?! Yeter ki bizi bu dertten kurtar!

“Üç arkadaş birden kurumuş yaprakların üstünde uyandı. Neyse ki hepsi rüyaydı. Neşeyle oyun oynamaya devam ettiler.”


 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page