top of page

Yaşlılar Gönderilmeli Mi?

Ayşe Hümeyra Tüfekçi
22 Eyl
6 dakikada okunur

Yazar: Ayşe Hümeyra Tüfekçi (13 yaşında)

Editör: Öykü Cenebağı (10 yaşında)

Bu, Bayan Dianez Morlugil. Kısaca Dia. Kendisi Kırçıllılar şehrinin yeni belediye başkanı. İlk başkanlık deneyimini ilkokulda, 2-A sınıfının başkanı seçildiğinde edinmişti. Arkadaşları sek sek, voleybol oynayıp resim çizerken; kendisi hep insanları mutlu eden bir lider olmanın hayallerini kurmuştu. Diğerlerinin gözünde biraz tuhaf biriydi, kırmızı çerçeveli gözlüğü, mor çizmeleri, her zaman özenle ördüğü kısa, kestane rengi maron saçları ve asla elinden düşürmediği, arasına en sevdiği bitki olan yoncaları koyup kuruttuğu sudoku kitabı ve kelebekli uğurlu kalemiyle karakteristik bir kadındı.

Dia Kırçıllılar’ın başkanı seçildiğinde çok büyük planlar yapmıştı. Hayalperest biriydi Dia. Başkanlığının daha ilk günü önceki geceden kalan o leziz çilekli kutlama pastasını yerken, kafasında bugün uygulayabileceği 5 fikrini gözden geçiriyordu.

Kırçıllı çok da büyük bir yer değildi. Ülkenin en batısında az gelişmiş bir kentti. Havada çam ağaçlarının ferah kokusunun ve biraz da tavuk tüyünün birleştiği; horoz ve kuş sesleri ile dolu atmosfer size bir kasabanın samimiliğini hissettirirdi.

 Dia kendini biraz telaşlı bir şekilde dışarı attı. Gördüğü herkese selam verdi, kimisiyle de tokalaştı. Yerel otobüsün o yumuşak koltuklarından birine oturduğunda sanki tüm o telaş uçup gitmişti. Soğuk bir sonbahar günüydü. Otobüsten inen Dia, turuncu yün atkısını boynuna geçirip karşıdaki büyük tepeye doğru yürümeye başladı. Sonunda varmıştı.

Önünde kocaman, ürpertici koyu havasıyla bir dracula filminden fırlamış gibi görünen, bir şato vardı. Şatonun arkasından ise büyük bir laboratuvar binası gözüküyordu. Dia, tereddüt etmeden laboratuvar binasına adımını attı. İçerisi oldukça genişti.

Dev deney tüplerinden birinin arkasından Bay Boris çıktı. Boris bir bilim insanıydı.  Dianez’in seçimleri kazandığını öğrenince eski dostunu evine davet edip yeni fikrinden bahsetmek istediğini söylemişti.

“Hazır senin gibi zeki bir lider başa geçtiğine göre sevgili Dia, sana uzun zamandır çalıştığım projeden nihayet bahsedebilirim. Bu fikir, herkesi mutlu etme potansiyeli taşıyor.”

Boris son yıllardaki yaşlı kesimi takibe alıp bununla ilgili pek çok araştırma yapmış, tek bir ortak sonuca varmıştı: YAŞLILARI GÖNDERMEK.

“NE?” Dedi Dia. Buraya büyük umutlarla gelmişti, bunun gibi pek olası görünmeyen fikirlere ayıracak zamanı yoktu.

Boris devam etti: “Hemen bu kadar garip karşılama. Yaşlıları sadece onların yaşayacağı küçük bir adaya göndereceğiz o kadar. Orada onlara robotlar bakacak. Hem bizim kentimizde işe yararsa bu proje tüm ülkede uygulanabilir! Çok zengin olacağız.”

Dia hala ikna olmuşa benzemiyordu.

Boris’in kalbi de en az evi kadar karanlıktı. Yıllar önce tüm ailesini bir felakette kaybetmiş, sadece kendisi ve o zamanlar kimya okuyan ablası Lora kurtulmuştu. Birlikte dedelerinin eski evinde yaşamaya başlamışlardı. Yıllar geçmiş, ablası okulunu bitirmiş, çalışmalar yapıyordu. Bir gün evlerini polisler bastı. Lora yasa dışı deneyler yaptığı gerekçesiyle ülkeden sürgün edilmişti. Devlet, Boris’i bir okula yerleştirdi. Boris orada yarım kalan hayatını devam ettirdi, Bayan Dianez’le orada tanıştı. Dostlar edindi sonunda ablası gibi bilim insanı oldu.

 Boris çocukluğunu düşünüyordu ki Bayan Dia’nın ani öksürüğü ile kendine geldi ve devam etti:

“Yaşlılar bizi yavaşlatıyor Dia. Onların bakımına ayrı, yemeğine ayrı vakit ve para harcıyoruz.”

Dia çocuklara da aynı şeylerin yapıldığını söyleyince Boris şunları dedi:

“Yanılıyorsun, aynı değil. Çocuklar en azından gelecek için umut vadediyorlar. Yaşlılarınsa hiçbir işlevleri yok. Onlar son kullanma tarihi geçmiş şeker gibiler, hem sertleşmiş hem de yapışkanlar. Sadece ayak bağılar!”

Dia biraz saf bir kadındı. Boris ile biraz daha tartıştıktan sonra hemen gardını indirdi. “Galiba haklısın. Özleyen de ya arar ya da ziyarete gider artık. Tıpkı devasa bir huzurevi gibi” deyince fikir onaylandı.

Dia tam konuşma yapmak için meydana gidiyordu ki, karşısında bir anda yükselen alevler gördü. Doğruca o tarafa yöneldi. Bir gencin ambarı yanıyordu. Neyse ki hemen bir itfaiye hemen geldi ve tahıllar dışında kimse zarar görmedi. Anlaşıldı ki yangını çıkaran gencin bakmakla yükümlü olduğu yaşlı dedesiydi, yanlışlıkla olmuştu ama olmuştu işte.

Olayın hemen ardından Başkan Dianez, halkını meydana topladı ve konuşmaya başladı. Dia “Kıymetli halkım, merhaba! Sizlere harika bir fikir ile geldim, biliyorum yangından sonra hepimiz biraz gerginiz ama dinleyin lütfen.” deyince herkes sakinleşti. Dianez devam etti. ”Sizlere çok parlak bir fikirle geldik. Yaşlılarımız, dedelerimiz, ninelerimiz hayatlarının sonuna kadar hep çok mutlu olacakları bir adaya gidecekler. Biz de onlara fazladan ilgi ayırmayıp, güvende ve mutlu olduklarını bilerek daha hızlı, rahat yaşayacağız.” Halk bir süre sessiz kaldı, ardından çığlıklar, destekler havada uçuşmaya başladı. Zaten az önce bir yaşlı yangına sebep olmuştu. Bu fikir çok mantıklıydı, yenilikçiydi ve onları kurtarabilirdi. Hepsi kabul etti. Yaşlılar da onlara sürekli işlerini bahane eden ve surat asan ailelerinden bıkmışlardı. Onlarda ortak bir onay verdiler. Ve 3 gün sonra herkes birbiriyle vedalaştı, eşyalar çoktan bavullardaydı. Yaşlılar kendileri için gelen gemiye binip “Huzur Adası’na” doğru yolculuğa başlamıştı. Yaşlılar artık gitmişlerdi! Şehir halkı çok mutluydu. Artık zamanlarını yaşlılara ayırmaları gerekmeyecekti nasılsa..

Ertesi sabah sanki tüm şehir farklı bir güne uyanmıştı, horozlar daha bir başka ötüyordu sanki. Ya da onlar öyle olduğuna inanmak istediler. Çünkü gerçekte hiç de öyle olmamıştı. İlk önce bir bebeğin ağlaması duyuldu sokağın birinde sonra başladı tavuklar ötmeye bir de Sümbül Sokağı’nın köpeği Macun sinirli havlamalarıyla tüm uykuları kaçırınca, Kırçıllılar mecburen yataklarından agresiflikle doğruldular. Herkes çok sinirliydi. Ne diye uykuları bölünmüştü ki?

Hepsi “Neyse, uyandık sonuçta.” deyip işinin başına gitti. Gittiler gitmesine ama aksilikler de kesilmedi. Aslında hayvanlar açlardı. Macun’un mamasını hep Refik Amca verirdi. Saniye Nine ise her gün mahalledeki hayvanları besler, torununa bakardı.

Sonraki hafta şehirlilerden birisi balık alacaktı fakat taze, lezzetli balık sadece Aybala Nine’nin dükkanında bulunurdu. Dolayısıyla artık kimse taze balık yiyemez oldu. Eskiden gurme balıklarıyla ünlü şehir Kırçıllı, şimdi "Kılçıklı” adıyla manşetlerde boy gösteriyordu.

Ertesi hafta bir kadın çocuklarına o çok sevdikleri elmalı turtalardan almak için fırına gitti ancak hiç turta kalmamıştı ve artık olmayacaktı. Çünkü şehrin tek elma çiftliğinin sahibi Dura Dede’ydi ve o gidince çiftliği oğlu devralmıştı. Oğluysa bir bankacıydı ve elmalardan hiç anlamıyordu. Bu yüzden elmaları çok bekletip çürüttüğünü henüz fark etmemişti bile. Çocuklar turta olmayacağını öğrenince ağlamaya başladılar fakat annelerinin işe gitmesi gerekiyordu. Kadın “Anneme bırakayım, akşam alırım.” Diye düşündü ama o artık burada yaşamıyordu ki. O annesinin düşüne dalmışken Huzur Adasında da durum pek farklı değildi.

Seren nine bugün torununun doğum günü olduğunu fakat yanında olamayacağını fark edince çok üzüldü. Avcı Halil Dede’nin orman kulübesinin kokusu burnunda tütüyordu.  Şehre tilkiler inse kim onları gönderecekti şimdi?  Peki ya o? O nasıldı acaba?   Robotların sırt masajını beğenmeyen Alçın Teyze kızını özlediğini fark etti. Nuri Bey evde bırakmak zorunda kaldığı kedisi Necmi’yi çok merak ediyordu. Bu dertler böyle devam etti…

Sonraki sabah Kırçıllı şehrinin Miras Sokağından bir çığlık yükseldi. Başkana haber verildi. Oraya gideceklerdi. Başkan Dianez Morlugil, hata yaptığını düşünmeye başlamıştı. O da kendi babaannesini, büyüklerini çok özlüyordu. Şehrin sakinleşeceği yerde daha çok kaos çıkmaya başlamıştı.

“Kırçıllı şehir artık Kırçıllı değildi çünkü ‘kırçıllı büyüklerini’ kendi ömürlük memleketlerinden göndermişlerdi.”

Dia bunu fark ettiğinde merdivenleri geçmiş, aracına yürüyordu. Miras Sokağına vardığında herkes yine çok gergindi. Meğerse şehre tilki gelmişti. Tilkinin gelmesini engelleyebilecek tek kişi Avcı Halil dedeydi, burada değildi. Yine de evdeki genç kapıyı kilitlemiş olsaydı tilki gelse bile zavallı tavuklara zarar veremezdi ama olmuştu bir kere. Kırçıllılar tilkiyi 10 kişi zor gönderdiler ve anladılar ki herkes hata yapabilirdi. Bu yaş sınırı gerektirmiyordu.

Örneğin “Huzur Adası” projesiyle hem gençler hem de yaşlılar hata yapmıştı. Başkan Dianez ile yaşlılar iletişime geçti, adadan Kırçıllı’ya yeni bir gemi ayarlandı.

Sonraki sabah Dia hemen yola koyuldu ve Boris’in kapısını çaldı. Boris tepede, kendi halinde yaşadığından şehirle bir bağı yoktu. Yani fikrinin yarattığı sıkıntılardan da bihaberdi.  Dia yaşananları anlatınca Boris yaşlıların çağırılmasına karşı çıktı çünkü onu ilgilendiren tek şey kendi hayatıydı. Dia ise onun yakınmalarını, şikayetlerini ve öfkesini bu sefer hiç önemsemedi. “Ben sadece projenin başarısız olduğu ve yarın uygulamadan kalkacağı haberini vermeye geldim.”  Deyip yapması gerekeni yaptı. Önceliği her zaman halkının mutluluğu olmuştu ve bir başkan olarak bu onun vazifesiydi.

Ertesi sabah şehir bu sefer gerçekten de farklı bir güne uyanmıştı. Herkes en güzel kıyafetlerini giydi çünkü bugün aile büyüklerini tekrar göreceklerdi!

Öğle saatlerinde tüm şehir limanda toplandı. Kimisi kurabiye, kimisi börek getirmiş, bir başkası da etrafı süslemişti. Herkes çok heyecanlıydı. Boris ise ufak biret ve suçluluk duygusuyla ilk defa aşağıda olanları izliyordu. Geminin dumanı gözükmeye başlayınca çocuklar çığlık attı. Bu seslerin içine küçük bir kızın fısıldaması karıştı. “Dede!”  Sonunda gemi limana geldi, yaşlılar birer birer inip, ailelerine sarıldılar ve birbirlerinden özür dilediler.

“Mercan’ım!” Dedi kalabalığın içinden birisi. “Halil dede!” Dedi Mercan. Evet, Avcı Halil Dede az önce fısıldayan küçük Mercan’ın dedesiydi. Mercan 2 yaşındayken babasını kaybetmiş, dedesi ona ihtiyacı olan sevginin binlerce katını verip onu hep korumuştu. Aslında Mercan ve Halil Dede kalabalığın arasında Huzur Adası’na karşı çıkmışlardı fakat çoğunluk karar verince proje zorunlu hale gelmiş, ayrılmak zorunda kalmışlardı.  Mercan çocuk olduğu için yetişkinler onu önemsememişti bile.

Ardından sessizlik oldu. Başkan Dianez Morlugil konuşma yapacaktı. Dianez konuşmasında yaşlıların da gençlerin de ne kadar önemli olduğuna, iki grubun da hata yapabileceğine ve en önemlisinin birlikte birbirimizi severek, önemseyerek bir arada yaşayabilmek olduğuna değindi. Ayrıca Mercan’dan ve 3 hafta önce yanlışlıkla ambarda yangın çıkaran dededen herkes adına özür diledi.

Dedeye ne yaparken bunun olduğunu sorunca da torununun doğum günü için aldığı keke sürpriz mumlar için kullanacağı çakmağın çalışmadığını, sonunda kenara attığını söyledi. Belli ki çakmakta bir sorun çıkmıştı. Genç, o gün suçladığı dedesine sarılınca hiçbir sorun kalmamıştı. Neredeyse hiç...

Sonra başkan Dia tarafından halka hediye edilen kocaman bir çilekli pasta geldi. Hem o gencin hem de Zeren Teyze’nin torununun geçmiş doğum günü adına pastayı kestiler. Günün devamında herkes ama herkes (hatta Nuri Bey’in kedisi Necmi bile) çok mutluydu.

Başkan Yazgı Dianez Morlugil ise o gün hayallerini yaşıyordu sanki…


 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page