top of page

Asık Suratlı Canavar

  • Furkan Barı
  • 23 May
  • 2 dakikada okunur

Yazar: Furkan Barı (10 yaşında)

Çizer: Yiğit Eğdir (10 yaşında)

Editör: Ayşe Serra Akyel (14 yaşında)

Evin kapısının hafifçe tıklatıldığını duyunca homurdandı. Koridordan geçerken, yaşlandığını kabul edemediği için bakmadığı aynayı göz ucuyla süzdü. Sert hareketlerle kapıyı açtı. Kapıyı çalan kişinin yine o afacan çocuklardan biri olduğunu görünce sinirlendi fakat genelde yaptığının aksine, kalbine küçük bir özlem dalgası yayıldı. Küçük özlem dalgasının her saniye büyüdüğünü fark etmesi uzun sürmedi.

Hemen toparlanıp, sert bakışlarını çocuğun üzerinde gezdirdi. Çocuğun üzerindeki ceketi turkuaz, pantolonu gri, ayakkabıları ise kahverengiydi. Gülümsemesini gören bir kişi onun devamlı gülümsemesini isterdi. O ise, çocuğun yüzündeki gülümsemeyi oğlunun bahçeye diktiği lalelere benzetmişti.

Oğlunu hatırlamasıyla birlikte kendine geldi. “Evet, ne istiyorsun?”

Çocuk, onun şu ana kadar tanımış olduğu diğer çocukların aksine hiç çekinmeden söze başladı. “Hiç, sadece öğretmenimiz bize mahallemizde tanınan birisiyle röportaj yapmamızı söyledi. Ben de sizinle röportaj yapmak istedim.”

Sert ifadesini korumaya gayret etti ve cevap bile vermeden kapıyı kapattı. Kapı tekrar tıklatıldı. Açmamak için direndi fakat sanki o çocuk kalbinde bir yere dokunmuştu, bu yüzden kapıyı açtı. “İçeri gir.”

Çocuk yavaş adımlarla içeri girdi. Çocuğa eliyle oturma odasının yerini gösterirken, bu yaptığına hala inanamıyordu. Böylesine sert biri olan kendisi, nasıl olmuştu da böyle bir çocuğu evine almıştı?

“Size ilk sorum şu olacak. Herkes sizi Asık Suratlı Canavar olarak biliyor. Peki gerçek adınız ne?”

İstemsizce gülümsedi. Demek kendisine Asık Suratlı Canavar diyorlardı. “Gerçek adım Murat ama başka bir şey sormadan önce bana bu konuştuklarımızın aramızda kalacağına dair söz ver.”

“Söz.”

“1971 yılında, hali vakti yerinde bir ailede doğdum. Çocukluğum Edirne’de geçti. 2004 yılında evlendim ve bir çocuğum oldu. O zamanlar çok zengindim ama genellikle yurt dışında oluyordum. Bir gün ailece İzmir’e tatile gitmeye karar verdik. Yolda giderken arkamızdaki bir tır dikkatsizliğinden dolayı arabamıza çarptı. Ne olduğunu anlayamadan uçuruma yuvarlandık. Oradan sadece ben sağ çıkabildim, oğlumu bulamadım bile. Kazadan sonra, çok zengin olmama rağmen palamı pulumu bırakıp buraya taşındım. Aksiliğim bu yüzdendir. Seni de oğluma benzettiğim için içeri aldım.”

“Teşekkür ederim. Bu arada benim adım Özgür.” Çocuk bunu dediği gibi, aceleyle evden çıktı.

Çocuğun arkasından bakakaldı. Sonra kendine geldi ve arkasından koşmaya başladı. Koşarken, röportaj için gelmesine rağmen neden yanında kâğıt kalem olmadığını merak etti. Bu düşünceyi hemen kafasından uzaklaştırdı. O çocuğa, oğluyla aynı adı taşıdığını söylemeliydi.

Karşı evin önünde çocuklar oyun oynuyorlardı. Onlara sormaya karar verdi. “Az önce evimden çıkan birisini gördünüz mü?”

Çocuklar şaşırıp kafalarını hayır anlamında salladılar. Çevredeki diğer insanlara da çocuğu görüp görmediklerini sordu fakat hiç kimse görmemişti.

Nefes nefese evinin önüne geldi. Anahtarı almak için elini cebine uzattığı sırada kapının önündeki mektubu fark etti. Mektubu ağır hareketlerle açtı. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Seni seviyorum canım babacığım.

Fındık Ezmen.”

Mektubu okuduktan sonra, yüzüne yaklaştırıp kokladı. Burnuna güzel bir fındık ezmesi kokusu geldi. Keyifle gülümseyerek, gökyüzündeki oğluna benzeyen buluta baktı.

 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page