top of page

Bir Küçük Diş Meselesi

  • Lina Birinci
  • 27 Eyl 2025
  • 2 dakikada okunur

Yazar: Lina Birinci (10 yaşında)

Editör: Mustafa Asım Acar ( 13 yaşında)

Çizer: Sabiha Ceren Karaçor (11 yaşında)

Eğlence parkında çalıların arkasında gizlendim. Yoldan iki genç kız geçiyor. Hazırda bekledim. İki kız önüme gelince çalıların üstünden önlerine atladım ve dişlerimi göstererek yüzüme korkunç bir şekil verdim. Kızlar ilk önce ifadesiz baktılar ama sonra gülme krizine girdiler.

“Ah ha ha! Daha uzun bir takma diş alabilirdin. Ha ha!”

“Bence de! Ama pelerini beğendim. He he he!”

Yüzüm asıldı. Çalıların arkasına geçtim. Dizlerimi kendime çekip kollarımı doladım. Dilimle dişlerimi yokladım, hepsi aynı sayılırdı. İki vampir dişim bile…                                                                                                                                                                                                                    Eski, heybetli ve terk edilmiş gibi duran şatoya baktım. Babama göre insanlar gelirlerse burayı harabe olarak görecekler. Aslında harabe olarak görmelerine gerek yok, zaten harabe gibi. Taş avludaki siyah ömür törpüsü iksirinin fokurdadığı süs şelalesinin yanına gittim. Yansımama baktım, dişlerimi inceledim. Vampir dişlerimin diğer dişlerimden tek farkı biraz daha bombeli ve bir zombi parmağı sebzesinin kabuğunu soyabilecek kadar sivri olmaları. Peki ya Uzundiş Ailesi’nin bir parçası olmayı hak ediyor muyum? Şatonun kapısının gıcırtısını duydum ve babam ortadan ikiye ayrılmış saçlarıyla yanıma geldi. Siyah saçlarımı tırnağıyla ortadan ikiye ayırdı.

“İşte böyle. Vampirliğin birinci kuralı: düzgün saçlar. Ee, korkunçluk derslerimizin ilki. Saçlarının düzgün olması gerekir. Hadi başlayalım!”

Beni mezarlığın önüne götürdü. Önüme bir tavşan koydu ve tavşanı yakalamamı istedi. Benim tavşana doğru atlamamla tavşanın kaçması bir oldu.

“Yarasa olman lazım. Hadi, başarabilirsin.”

Kendisi de yarasa oldu. Ben yarasa olduğumda tavşan benim iki katımdı. Babam hipnotize etmemi söyledi. Fakat sözleri söylerken sesim titrek çıkmıştı. Ufukta güneş görünmeye başlayınca şatoya geçtik.

Annem dolunayın ışığında harika görünen Uzundiş Ailesine özgü bir yemek olan hortlak gözü işkembesini getirdi. Ama yemeyi hak ediyor muyum? Çok sevmeme rağmen sadece yarısını yiyebildim ve dışarı çıktım. Mezarlık duvarına yaslandım, bu ailede olmayı hak ediyor muyum? Dişlerim niye böyle? Niye çok küçük bir yarasayım? Niye, niye, niye? Huzursuz edici sorular dönüyor kafamda. Layık olmadığım bir yerde durmamalıyım.

Dolunayın ışığında parlayan yola baktım. Bu yaptığım doğru mu? Yapmalı mıyım? Hata mı bu? Ailem beni çok mu merak edecek? Bir daha onları görebilecek miyim? İnsanlar başıma bela açacak mı? Güneşe yakalanacak mıyım? Yine huzursuz sorular kafamda dönüp duruyor. Galiba bu sorular aklıma yalnız olduğumda geliyor. Peki ben yalnız mıyım yoksa kendimi yalnız olmaya mı ikna etmişim? Ne yapacağım? Küçük bir kusur beni ailemden ayırabilir mi? Beni gerçekten yalnız bırakabilir mi? Belki de ben sadece kafamın içinde yalnızım, belki de ailemin sahip olduklarına sahip olmamam beni yalnız olduğum düşüncesine itmiştir. Kim bilir? Ben bilirim ama bilmek istiyor muyum?  Galiba ben kendimi kendi kendime yalnızlaştırdım, başkalarının sahip olduklarına sahip olmamam benim yalnız olduğumu düşünmeme yetmişti. Ben yalnız değildim, başkalarından uzaklaşan bendim. Hata yapmıştım.

Omzumda iki yumuşak el hissettim. Annem ve babam gelmişti. Annem biraz endişelenmişti. “Niye dışarı çıktın, seni çok merak ettik. Yemeğini de yemedin. İyi misin?”

Önümde çömelerek benimle aynı boya geldiler. Babam beni anlamıştı. Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Gözlerim doldu. Ben gerçekten yalnız değildim.

“Senin başkaları ile aynı olmaman kötü bir şey değil. Utanmana gerek yok. Önemli olan senin kendini sevmen.”

Bana sarıldılar, hatamı anladım. 

 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page