top of page

Göktaşı

  • Sabiha Ceren Karaçor
  • 23 May
  • 3 dakikada okunur

Yazar: Sabiha Ceren Karaçor (12 yaşında)

Çizer: Elif Aksoy (10 yaşında)

Editör: Ayşe Beril Kirazlı (13 yaşında)

Gizli üstten çağrı alır almaz hazırlanıp yola çıktım. Koşar adım ilerleyerek gecenin karanlığını sarı ışıklarıyla bölen sokak lambalarının altından geçtim. Birkaç köşe dönüşünden sonra üsse yaklaşmıştım. Pencereleri ışık saçıyordu. Birden Umur ve Beren’le karşılaştım. Arkalarında Yağın da vardı.

-Sana da mı çağrı geldi?

-Evet, sanırım hepimize gelmiş.

-Ne olmuş olabilir?

-Bilemiyorum ama inşaallah herkes iyidir.

-İnşaallah…

Umur, Beren ve Yağın, gizli üsten arkadaşlarımdı. Biraz sonra diğer arkadaşlarımızı da gördük. Çağrı hepimize gelmişti. Meraklanmıştık. Hemen içeri girdik. Yaklaşık 14 kişiydik.

Bizi asistan Defne ve görevli Sema karşıladı. İşlemleri yaptıktan sonra hepimiz geniş laboratuvara geçtik. Prof. Özgül Hanım bizi bekliyordu. İki insan büyüklüğündeki devasa bilgisayarını açmış, odaklanmamız için ışıkları kapatmıştı. Endişeli gibiydi. Onu fazla bekletmeden yerimize oturduk. Dikkatimizi bilgisayara ve Prof. Özgül’e verdik.

-Çocuklar, öncelikle geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Umarım önemli bir işinizi bölmemişimdir, dedi Prof. Özgül.

-Prof. Özgül, acaba bizi neden çağırdınız? Çok merak ediyorum. Genelde hepimize birden çağrı gelmezdi, dedi Umur. Prof. Özgül derin bir nefes aldı:

-Çocuklar, genel merkezden birkaç gün önce bir mesaj geldi. Prof. Ali Bey ve Prof. Tunahan Bey Dünya’ya doğru gelen bir göktaşı tespit etmişler. Göktaşının düşeceği yeri ve zamanını tek tek hesaplamışlar. Buraya yakın bir mahalleye düşecekmiş. İnsanların güvenliği için ve göktaşının içerik bilgilerine ulaşmak için bizi genel merkez görevlendirdi. Yani anlayacağınız iş yine başa düştü. 28 dakika sonra göktaşı belirlenen noktaya düşecek, dedi. Devasa bilgisayarının ekranındaki göktaşı Dünya’nın atmosferine girmişti bile. Biz zaten her zaman hazırdık. Tek fark bu sefer Prof. Özgül de bizimle geliyordu. Görevlere nadiren çıkardı. Hemen üsten ayrıldık. Kaybedecek zamanımız yoktu.

Koşarak göktaşının düşeceği yere gelmeye çalışıyorduk. Bir yandan da insanları uyarıyorduk. Etrafta kimse kalmamıştı. Geniş bir yola geldiğimizde göktaşını gördük. Parıldayarak gökyüzünü yarıp geçti ve binaların arkasına düştü! Göktaşı, ışıltısını karanlığa bıraktı.

-Olamaz, yetişemedik!, dedi Yağın.

-Göktaşının verilerini hâlâ alabiliriz, dedi Prof. Özgül. Birlikte koşmaya devam ettik. Birden, Beren bizi durdurdu:

-Şu eski fabrikanın içinde  bir kestirme var, dedi soldaki harabeyi göstererek. Koşarak içeri girdik. Atlıyor, zıplıyor, sıçrıyor, filmlerdeki süper kahramanlar gibi hareket ediyorduk. Yorulduğum için biraz geride kalmıştım. Ama koşmaya devam ediyordum. Benimle Yağın ve beş kişi daha geriden geliyordu. Harabelerden çıkınca kenardaki merdivenlerden aşağı inmişlerdi Prof. Özgül ve diğerleri. Biz de onlara yetişmek için daha hızlı koştuk. Hatta ben biraz fazla hızlı koşmuşum, en öne geçtim. Merdivenlerden iner inmez Prof. Özgül’ü ve diğerlerini gördüm. Bir otoparka gelmiştim. Otoparkın öteki ucundaydılar. Neredeyse bir buzdolabı büyüklüğündeki göktaşının etrafında bir şey yapıyorlardı. Bir yandan koşuyordum. Aramızdaki mesafe biraz kapanınca aslında göktaşına yapışmış olduklarını anladım.

-Ceren, yaklaşma! Göktaşı mıknatıs gibi bütün metalleri çekiyor!, dedi Prof. Özgül. Saati göktaşına yapışmıştı. Umur’un kazağı, Beren’in kemeri ve diğer metaller de aynı durumdaydı. Hepimizin üstünde metal aletler vardı. Bu durumda hepimiz göktaşına yapışabilirdik. Diğerlerini uyarmamı söylediler. Koşarak bir “U” dönüşü yaptım. Yağın’ı durdurdum. Sonra var gücümle “DURUUN!” diye bağırdım. Neyse ki herkes durmuştu. Hem de tam vaktinde... Olanları hemen anlattım. Prof. Özgül ve diğer arkadaşlarımızı kurtarmak için düşünmeye başladık. Önce üzerimizdeki metalleri çıkarmayı düşündük. Ama Umur’un kazağı ve onun gibi metalleri çıkarmamız uygun olmazdı. Birden manyetik özelliğini kaybettiren bir cihaz aklıma geldi. İçimizden hızlı koşan birini seçip üsse cihazı almaya gönderdik. O gittikten sonra yapabileceğimiz tek şey beklemekti. Göktaşının manyetik alanı giderek artıyordu. On saniyede bir, bir adım geri gidiyorduk.

En sonunda cihazı getiren arkadaşımız geldi. O gelir gelmez, cihazı kaptığımız gibi göktaşına doğru ateşledik. Göktaşına yapışık olan arkadaşlarımız yere düştü. Biz, düşen arkadaşlarımızı kaldırırken Prof. Özgül göktaşından veri örnekleri alıyordu. Üsse dönünce bunları dosya haline getirip genel merkeze gönderdi. Göktaşını ise bilim insanları aldı. Görev tamamlanmıştı. Derken birden gördüğüm bu rüyadan uyandım. Şaşırdınız değil mi, aslında bunların hepsi en başından beri rüyaydı. Uyanınca bu garip rüyayı herkesle paylaşmak ve unutmamak için bir hikâyeye çevirdim. O hikâye, bu hikâye…


 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page