Hebakö Ülkesi
- Nefise Sığırcıoğlu
- 27 Eyl 2025
- 5 dakikada okunur
Yazar: Zeynep Trabzon (11 yaşında)
Editör: Ayşe Beril Kirazlı (12 yaşında)
Çizer: Nahide Rana Can (12 yaşında)

Hekeköya, insanların “Çok yaşa Hekeköya! Çok yaşa!” bağırışları eşliğinde Hebakö Demokratik Halk Cumhuriyeti Başkanlık Binası’na gitti. İnsanlar, ofislerine ve okullarına ışınlanmadan önce oraya ışınlanmışlardı. Bütün vatandaşlar, ellerindeki telefonları Hekeköya’ya olan sonsuz minnettarlığını belirtmek için yukarı kaldırarak boğazlarına ne kadar zarar verdiğini umursamadan tezahürat yapıyorlardı. Telefonlarının ekranlarında o ay kazandıkları paralar ve yararlanabildikleri teknolojiler görünüyordu. Eğer o her yer gibi kapalı olduğu için sıradan olan mekândaki tüm ışıkları söndürseydiniz, etraf vatandaşların gözlerindeki sonsuz minnettarlık parıltıları ile aydınlanırdı. Parti lambalarının saçtığı oval ışıklar, Hekeköya’nın etrafında dönüyordu. Birkaç metre uzaktaki Hebakö Demokratik Halk Cumhuriyeti Başkanlık Binasının giriş kapısına doğru yürüyen Hekeköya, ülkesi için yapabildiğinin en iyisini bağıra bağıra söylüyordu. İnsanlar, Hekeköya’ya “EEVEEEEEEEET! ÇOK YAŞA BAŞKANIMIZ! ÇOK YAŞAAAA!” diye aklını kaybetmişçesine tepki veriyordu. Sanki ne dediklerinin farkında değillerdi. Hekeköya’yı desteklemek için sanki bir robot gibi programlanmış gibi görünüyorlardı. Ama bir diğer yandan baktığınızda, Hekeköya’yı gerçekten de isteyerek destekliyor gibi göründüklerini de görebilirdiniz.
Son teknoloji ışıklandırmalarla özene bezene süslenmiş, harikulade bir ergonomiye sahip son teknoloji tahtına yayıldı. O gün de sıradan bir günü olacaktı. İnsanlara harika işler yaptığını söyleyecek, önemsiz şeylerle gösteriş yapacak ve zamanının en büyük kısmında ise keyfine bakacaktı. O gün, her sıradan gün olduğu gibi mutluydu. Herkes, hâlâ en ufak bir isyanda dahi bulunmamıştı ve ona minnettardı. Bunun ömrünün sonuna kadar sürecek olmasının ihtimali yüzde doksan altıydı. Hayatının harika olmasının mutluluğunu yaşıyordu.
Bundan bir sonraki aptal konuşmasında nasıl saçmalayarak halkını nasıl da kandırarak mutlu edeceğini düşündü. Birden aklına buna hiç gerek duymadığı geldi. Zaten vatandaşlar, o ne söylese inanacaktı.
Hekeköya’dan bahsetmedim değil mi? Hekeköya, Hebakö ülkesinin kurucusu ve başkanı. Bu ülkeyi resmi olarak kurduğunda, haberi dört bir yana yaymıştı. Bu ülke her yanı son teknoloji ve lüks ile dolu olan, ihtişamlı gökdelenlerin bulunduğu, çağın çok çok ötesinde teknolojilere sahip olan bir ülkeydi. Bu haberi duyan birçok göç etmek isteyen insanın yaptığı ilk iş, Hebakö’ye taşınmak için pasaport ve uçak bileti almak olmuştu. Zaten ilk vatandaşlar olacakları için oraya gitmek çok kolaydı.
Hekeköya, kıymetli koltuğuna daha da yayıldı ve ülkesinde neler yaptığını düşünerek anın tadını çıkardı. Yaptığı büyük işleri düşünmek, onu rahatlatıyordu.
Her yer son teknolojiyle kaplıydı. Kullanılan en sıradan cam, kurşun geçirmeyen ve dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen ama içeriden her yer son derece berrak görünen “klasik cam” denilen bir camdı. Kıyafetler, gerektiğinde ufak bir dinlenme imkânı sağlayabiliyordu. Evler, doğal afetlere ve saldırılara karşı dayanıklıydı. Bu sayede ekstradan sığınak yapmaya gerek kalmıyordu. Hiç kimse ev işleri ile uğraşmazdı çünkü ev işleri ile ilgilenen bir sürü çeşitli robot vardı. Bu robotlar, çok pahalıya satılmazlardı ve harika iş görürlerdi. Tek dezavantajları ise bu robotlar için her ay vergi ödenmesiydi. Robot demişken, “robot” ve “teknoloji” kelimeleri bu ülkedeki hayatın lükslüğünü simgeleyen kelimelerdi. Bu ülkenin kalbi teknolojiydi. Her şey, teknoloji sayesinde son derece pratik olmuştu.
Ulaşım son derece kolaydı. Işınlanma ile yolculuk ediyorlardı ve bu da doğal olarak birkaç saniye sürüyordu. Işınlanmak için kullandıkları “Işınvay” isimli bir internet sitesi vardı. Işınvay’da nereye ışınlanacaklarını seçiyorlardı ve “Hemen Işınlanın” tuşuna bastıklarında orada oluyorlardı. Bunun için bir miktar para ödüyorlardı tabii ki. Elbette her ülke gibi, o ülkede de hayat bedava değildi. Neyse ki markete gitmekle filan uğraşmıyorlardı…
Bir şeyler satın almak için evden çıkmalarına hiç mi hiç gerek yoktu. Bunun için oluşturulan “Mağaza” adlı bir siteden almak istedikleri şeyleri işaretliyor, parayı ödüyor, zaten devlet sisteminde görülen evlerinin krokisinde nesnenin geleceği yeri işaretliyor ve gönder butonuna basıp evlerinde gereken yere tamamen hazır bir şekilde ışınlıyorlardı. Bazen evlerinde gereken yeri işaretlemelerine gerek kalmıyordu çünkü aldıkları ürünlerin nereye ışınlanması gerektiğini yapay zekâ bulabiliyordu. İsteğe bağlı olarak bir ev eşyası aldıklarında, evdeki bir yeri kendilerinin işaretlemeleri gerekiyordu. Tabii ki de istedikleri her yeri işaretleyemezlerdi çünkü bazı yerler, devler tarafından uygunsuz görülmüştü. Mesela camın kenarına masa koymak… Neden olduğunu mu merak ediyorsunuz? Eskiden o topraklardaki köy evlerinde masa camın kenarına konulurmuş da ondan! Hani köy hayatı barbarlık olarak görülüyor ya…
Tek besin kaynağı; uzayda hayatta kalmak için tüketilen ufacık besinlerdi. Bu besinler, birkaç dakika içerisinde tüketilebildikleri için son derece pratik olarak gösteriliyordu. Yani bizim gibi dakikalarca yemek yemiyorlardı. Yaşlarına göre bir günde tükettikleri besin(!) sayısı değişiyordu. Mesela; 3 yaşındaki çocuklar günde bir hap yutarken, 20-40 yaş aralığındaki kişiler üç hap yutuyordu. İçme ihtiyacını ise yenen suyla (şeffaf baloncuklar ve içindeki sularla) karşılıyorlardı. Ne kadar da pratik ama macerasız olduğu için de zevksiz, değil mi?
Sağlık şartları harikaydı. Ameliyat yerine lazer kullanılıyordu. Zibilyon tane çeşitli alet gerektiren işleri, bazı küçük cihazlarla son derece hızlı ve pratik bir şekilde hallediyorlardı. Anlayacağınız, bu ülkede “sektör” denilince akıllara her şeyin teknoloji ile anında hallolması gelirdi.
Eğlence sektörü ise yapay zekâ tarafından oluşturulmuş video oyunları, filmler ve videolarla işliyordu. Bu aralar da “Köylerin Karanlık Yüzü” adlı video oyunu çok popülerdi. Oyun, köyde yaşamanın kâbus gibi olduğunu anlatıyordu. Orada lüks yoktu. Mesela, ev “Işılüks” teknolojileri ile kendi kendine harika bir şekilde aydınlanmıyordu. Hekeköya’nın paylaştığı, “Korkunç ve Barbar Bir Hayat Nasıl Mı Olur? Tabii Ki De Köylerle!” adlı video çok izlenmişti. Video hem eğlenceliydi, hem de eski zamanlarda, çiftliği olan insanların ne kadar da barbarca ve zorlu bir hayat yaşadığını anlatıyordu. Halk, bu videonun son derece bilgilendirici olduğunu düşünüyordu. Mesela, köyde yaşayan insanların ne kadar da kirli ve berbat evlerde yaşadıkları, köy çocuklarının küçücük yaşlarda insan bünyesine feci şekilde zararlar veren doğal besinlerle beslenmek zorunda olması gibi birçok kötü yönden bahsediliyordu. Bütün vatandaşlar, bu video yayınlandığı için Hekeköya’ya olan minnettarlıklarını belirtiyorlardı.
Bütün vatandaşlar, Hekeköya’ya sonsuz derecede minnettarlardı ama Hekeköya aslında onlara o kadar da iyi davranmıyordu. Kanunlar aracılığıyla vatandaşlarını kullanıyordu.
Bu ülkede, herkes çalışmak zorundaydı. Hekeköya, bunun bir hak olduğunu söylüyordu. Belli bir yaşa kadar okula gidiyor, daha sonra iş yerlerinde çalışmaya başlıyorlardı ve hayatlarının sonuna kadar çalışıyorlardı. Günlerinin neredeyse tümünü çalışarak geçiriyorlardı. Kendilerine kalan vakti ise eğlencelerine ve temel ihtiyaçlarına harcıyorlardı. Hekeköya, kendisinin de bu ülke için çok çalıştığını söylüyordu. Herkes, teknoloji alanında çalışmak zorundaydı. Çünkü her şey teknoloji ile halloluyordu ve bu teknolojinin kontrol edilmesi gerekiyordu. Ayrıca bunun hangi alt dal olacağına da Hekeköya karar veriyordu. Bunu, her dala gereken sayıda kişinin girmesini sağladıklarını söyleyerek açıklıyordu. Halkına, çok iyi işler yaptığını ve devletin durumunun mükemmel olduğunu anlatan konuşmalar yapıyordu. Halk da bu yalanları daha duydukları anda hiç düşünmeden birdenbire yutuyordu.
Hekeköya, aslında bu devletin vatandaşlarını kölesi olarak görüyordu. Bütün bu internet sitelerini o kurmuştu. Yani paranın çok büyük bir çoğunluğu da kendi kârı oluyordu. Paranın yetmişte biri, 18 yaş üstü resmi olarak çocuk sayılmayan bütün vatandaşlara çalışarak kazandıkları para olarak dağıtılıyordu. Halk, neredeyse bütün gün çalışıyordu. Çalışırken ürettikleri şeylerin büyük bir çoğunluğu kendisine, hiç kimsecikler olmasa çöpe atacağı kısmı ise halkına ait oluyordu.
Hekeköya, biraz vatandaşların zavallı hâlini düşünerek birkaç dakika boyunca güldü. Vatandaşları sadece çok önemli haklarını kullandıklarını zannederken, o onları sömürüyordu. “Sömürülme Hakkı! Puhahaha! Alın size haklarınız!” diye haykırdı. Kimse onu duymuyordu çünkü geniş salonu, harika bir yalıtım sistemine sahipti. Hekeköya hayatının tadını çıkarıyordu. Vatandaşları bunu yapamadıkları için de çok mutluydu.
O gün de her gün olduğu gibi iş ve okul saati biten insanlar, Hekeköya’ya tezahürat yapmak için başkanlık binasını girişindeki salona ışınlandılar. Hekeköya kapıdan çıkarken, bütün vatandaşlar onu öve öve bitiremedi.
Şimdi vatandaşların Hekeköya’ya karşı isyan çıkarmalarını mı bekliyorsunuz? Hayır, kimsecikler bunu yapmadı. Çünkü vatandaşlar, sadece hayatlarının lükslüğüne odaklanmışlardı.
Hayatın lükslüğü ve devletin yalanları, korkunç gerçeklerin üzerine örtülmüş bir perde gibiydi. Perdenin altına baktığınızda, perdenin örttüğü gerçeklerin ne kadar da korkunç olduğunu görebilirdiniz.
Vatandaşlar, o perdenin altına bakıp gerçekleri görmedikleri için asla kurtulmaya çalışmadılar. Onlara özgür olduğu söylenilerek kandırılıyorlardı. Devlet tarafından söylenilen her şeyi kabul etmiş, bir kere bile sorgulamamışlardı. O perdeye ellerini bir kere bile sürmemişlerdi çünkü gerçeklerin perdenin arkasında duran bilgiler değil, perdenin kendisi olduğunu zannediyorlardı.


