top of page

Hünkâr Nasıl Beğendi

  • Zeynep Zehra İriç
  • 27 Eyl 2025
  • 2 dakikada okunur

Yazar: Zeynep Zehra İriç (10 yaşında)


Merhaba, benim adım Fatıma. Aşçıbaşının yamağıyım. İstanbul'da Meşe Sokak'ta oturuyorum. Yirmi iki yaşındayım. Arada bir aşçıbaşının yaptığı yemeklerden de aşırıyorum, doğru. Ama tadı da enfes oluyor. Hele tencerenin kapağını açtığımda yüzüme vuran o koku... Ohh, gerçekten mis gibi bir koku. Geçen gün ben köydeyken aşçıbaşı "Hünkâr Beğendi" diye bir yemek yapmış, merak ettim. Soracağım.

Odasının kapısına geldim. Tok tok took! Kapıyı çaldım. Tok tok da tok tok! Yine çaldım.

— Abdullah ağabey! Benim, Fatıma! Gireyim mi?

Kapıyı açmayı denedim, kilitliydi. Birden kapı açıldı. Aşçıbaşı Abdullah ağabey karşımda duruyordu.

— Efendim Fatıma?

— Ağabey, ben sana birkaç şey soracaktım.

— Sorabilirsin.

— Ağabey şimdi, ben köyden bir geldim, herkes Hünkâr Beğendi dedikleri bir yemeği konuşuyor. Altında yumuşacık sütlü patlıcan varmış, eti löp löpmüş, dilin üzerinden kadife gibi kayıyormuş. Dünyada eşi benzeri yokmuş. Bir türlü kafam almadı. Anlatsana.

— Evet evet o gün... Kellem mi gidecek derken, bir anda tütsülü kokuyu duyup herkes büyülenmiş gibi mutfağa doluşmuştu. Önce biraz tadına bakmak ister misin?

— Olur. Merak ettim. Adı Hünkâr Beğendi değil mi?

— Evet. Buyur. Biraz at ağzına.

— Bu muhteşem olmuş! Nasıl yaptın? Normalde patlıcan gibi şeyler sevmem ama bunun tadı mükemmel.

— Anlatayım.

— Anlat anlat.

— Anlatıyorum. Eee... şimdi. Eee...

— Anlat! Bekliyorum.

— Nereden başlasam... Hah! Buldum. Öhöm öhöm. Bir varmış bir yokmuş...

— Hasbünallah... Doğru düzgün anlatsana!

Abdullah ağabey otuz bir yaşında. Yaptığı yemeklerin tariflerini başkalarına vermeyi sevmez. Vermemek için ikide bir şaka yapar.

— Pöff... Tamam anlatıyorum dinle.

— Hadi inşallah anlatırsın.

— Dinle!

— Dinlerim sen anlatsana artık!

— Tamam. Şimdi bir ara hünkârın uyurgezerlik hastalığı vardı-biliyorsun. Sonra sen köye gittin.

— Eee?

— İşte sonraaa, sonra...

— Eee?!

— Sonra, ııııı, sonra hünkâr uyurgezerliğini tekrar yapıp yemekleri yemiş bitirmiş. Sebzeci de hâlâ gelmemişti. Sabah fark ettik. Sadece un, süt, et falan çok az kalmıştı. Ve o gün sultanın önemli bir misafiri vardı.

— Aaa! Ama o zaman yemeği nasıl yaptın?

— Dedim ya sadece un, süt-

— Ha tamam tamam. Sen devam et.

— Bayağı vah vah ettik. Valla haberi olmayan kalmadı. 'Efendim bunu siz yemişsiniz' diyenin de kellesi gider! Eh ben de bu yemeklerle hünkâra kendim bulduğum bu yemeği yaptım.

— Keşke o gün ben orada olsaydım, off!

— Dur lafımı kesme. Misafirlerin önünde hünkarımıza sundum. Biraz sinirlendi, gördüm o yüzünü. Ben de 'Efendim, İstanbul'umuza yaraşır bir lezzet buldum! Şimdi bu lezzeti izninizle size sunuyorum,' falan dedim. Yüzündeki kızgınlık görünüyordu. Ama yemeği yiyince yüzü değişti. Öyle beğenmişti ki, bütün kazanı bitirdi. Cezadan kurtuldum sanıyorum.

— Yok artık!

— Ama var!

— Tamam işte, sonra?

— Ne sonrası?

— Yaa devamı!

— Ha tamam. Biz de yemeğin adını Hünkâr Beğendi koyduk. Artık sürekli bu yemeği yapıyorum. Köydeki hayatın nasıl geçti?

— Çok güzeldi. Tarlaya yardım ettim. Akrabalarla hasret giderdik. Bayağı iyi geçti yani.

— Güzel geçmiş. Benim köy de haftaya. O zaman aşçılığı geçici olarak sana vereceğim.

— Sence ben yapabilir miyim ki?

— Yaparsın hem de çok iyisini!

— Bilemedim.

— Yaparsın sen!

— Aaa akşam yemeği yaklaşıyor, ağabey.

— Aa o zaman sen hemen hazırlan Fatıma.

— Tamam.

— Akşam yemeğini de hazırlamaya gelirsin.

— Ne pişireceksin?

— Hünkâr Beğendi ve tarhana çorbası.

— Tamam, hoşça kal.

— Hoşça kal.



 

 

 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page