Kafeslerin Ardında Bir Gül
- Aişe Serra Akyel
- 27 Eyl 2025
- 3 dakikada okunur
Yazar: Aişe Serra Akyel ( 13 yaşında)
Editör: Hatice Kübra Ayçiçek (12 yaşında)

Merhaba! Kendimi tanıtmadan başlamayı çok istesem de, bunu yapamayacağımı biliyorum. Beni tanımazsanız, hikaye ilerleyemez.
Adım Rahp, 15. yaşıma yeni bastım. Pitha ülkesinin veliaht prensiyim ve Vektas kraliyet şatosunda yaşıyorum. Aileme gelirsek, babamı hiç tanımadım, annemse İmparatoriçe Bala’nın ta kendisidir. Sanırım bu kadar bilgi yeterli. Biraz da ülkemi anlatmalıyım.
Pitha ülkesi, görüp görebileceğiniz en ilginç, en garip ülkedir. Öncelikle havası, mevsim ne olursa olsun hep kapalı, hep hayata küskündür. Gökyüzü yasta gibidir, her an gözyaşlarını bırakabilir. Her an güçlü bir poyraz da esebilir.
Pitha ülkesinin ikinci bir ilginç, hatta korkutucu yanı, kraliyet şatosunun yakınındaki Pus ormanıdır. Bu ormana hiç girmemiş olsam da... Hakkında korkunç söylentiler duydum. Gece, ay ışığının bile zar zor girdiği o ormanda gezen hayaletler, çok şanssızsanız bir kez görme şerefine ereceğiniz tuhaf biçimli canavarlar, cadılar... Ormanın kendisi zaten kapkara, yeterince korkutucuyken, bu içindekiler onu iyice korkunç yapıyor.
Tabii ben bunların hiçbirini görmedim. Söyleyenlerin yalancısıyım. Aslında ben, şatonun dışındaki dünyayı da hiç görmedim. Neden mi? Hastayım çünkü.
Eskiden işlenmemiş yakutla aynı renkte olan gözlerim, hastalıkla birlikte soldu. Öyle ki, artık kırmızıdan eser yok, gökyüzündeki bulutlar kadar griler. Yüzüm her zaman solgun ve beyaz, ama bunun nedeni beni güneşten sakınmaları olabilir. Hastalığımın ilerlemesini istemiyorlar.
Ayrıca hiç kimse benim yanımda gizli meseleleri konuşmaktan, sırlarını açmaktan çekinmez. Niye mi? Konuşamıyorum da ondan. Kimseye hiçbir şey anlatamayacağımı biliyorlar.
Tüm bunlara rağmen, benim de gizli arkadaşlarım var: vampirler. Ülkemizi sıra dışı kılan tuhaf yaratıklardan bir grup. Vampirler genel olarak Pus ormanında ikamet ederler ve kraliyet şehri için büyük bir tehditler.
Fakat benim yanıma gelen vampirler gayet iyi kalpliler. Kanımı emmeye çalışmamaları karşılığında, onlara ilginç hikayeler anlatıyor ve kan ikram ediyorum. Tabii bu durumda biraz... etrafı karıştırmam gerekiyor. İçimlik kan bulmak ve onu pıhtılaşmadan tutmak kolay değil!
Ne zaman güç bela elde ettiğim kanı onlara sunsam, “Leziz! Leziz!” diye bağırıp, bir dizlerinin üstüne çöküyorlar. Nedenini anlayabilmiş değilim, ama sanırım saygı duruşu gibi bir şey.
Ben onlara kan sunamayacak küçükken bile kanımı emmediklerini hatırlıyorum. Sadece oyun oynarken şakacıktan parmaklarımı ısırırlardı. Bilmiyorum, belki de kendini savunmayacak birinin kanını emmeyi gururlarına yedirememişlerdir.
Vampir arkadaşlarım babamı çok iyi tanıyorlar ve aralarında saygıdeğer bir kahraman, yenilmez bir savaşçı olarak bahsedip, övüyorlar. Açıkçası gurur duyuyorum, babam gibi benimle de sık sık övünüyorlar.
Fakat yıllarımı, şatoda, tek başıma yatakta oturarak geçirmekten sıkıldım. Vampir arkadaşlarımın bahsettiği dünyayı görmek istiyorum. Kimse kalkmama izin vermiyor, okuyacağım kitapları annem seçiyor ve alakasız olduğunu düşünsem de, odamda sürekli, kokusu başımı döndüren tütsüler yakılıyor.
Son zamanlarda dışarıyı çok merak ettiğimi fark ettim. Çok fazla su içmeme rağmen, dışarıya hissettiğim o susuzluk geçmiyor. Sanırım bu özgürlüğe karşı hissettiğim özlem.
Tüm gün bunları düşünmüştüm; dışarının nasıl olduğunu, sarayı terk edersem neler olabileceğini... Gece çöktüğündeyse, tüm kaygı ve korkularım buhar olup uçmuştu. Vampir arkadaşlarım geldiğinde, dik durdum ve kararlılıkla hepsine tek tek baktım. “Bu gece gelebilirim.”
Hiçbiri itiraz etmedi, hiç şüphesiz hepsi bana karşı çıkmamak üzere yeminliydi.
Yavaşça yatağımdan kalktım ve büyük, çok büyük kıyafet dolabımı açıp, bugün için sakladığım siyah pelerinimi çıkardım. Bu, kapüşonlu ve epey uzun pelerin, bana babamdan yadigardı.
Vampirler, benim pelerinimi görünce, aralarında mırıldandılar. Fakat hiçbiri özellikle bana bir şey söylemedi. Hep beraber odamın balkonundan, daha önce kullandıkları halat yardımıyla aşağı süzüldük.
O günden sonra şatoda ne yaşandı, beni aradılar mı, hiç bilmiyorum. Ama sanırım annem Bala zaten beni, benden iyi tanıyordu.
“Vahşet büyüyor! Vampir saldırıları günden güne artmakta. Üstelik yeni bir cazibe hissedildi. Genç ve güçlü olan bu cazibenin, tüm vampirleri yönettiğinden şüpheleniliyor. Bu yeni vampirin, kayıp veliaht prense tıpatıp benzemesi tesadüf olabilir mi?”
Annem elbette oğlunun, yani benim vampir olduğumu biliyordu. Bilmemesi imkansızdı; her güldüğümde ortaya çıkan sivri köpek dişlerim bir yana, babam, yani onun eşi, kraliyet şehrindeki vampirlerin lideriydi. Doğal olarak ona benzemiştim, vampir kanı taşıyordum.
Annem bu gerçeği saklamak isteyerek, beni şatoya hapsederek hiç iyi etmediğini sanırım anlamıştır. Artık ne veliahdı, ne de varisi var. Ve yapabileceği hiçbir şey yok.
Halk günden güne daha fazla zarar görüyor, ama onların bu fedakarlığı (!) sayesinde ben iyileştim. Gözlerim eskiden olduğu gibi, işlenmemiş yakuta benziyor. Artık susuzluk da hissetmiyorum ve konuşabiliyorum. Kan içememek bir vampir için çok büyük bir eksiklikmiş meğer!


