top of page

Yerle Gök Arasında Bir Yerde

  • Ayşe Zehra Durmuş
  • 7 gün önce
  • 2 dakikada okunur

Yazar: Ayşe Zehra Durmuş (9 yaşında)

Editör: Öykü Cenebağı (9 yaşında)   

Çizer: Sümeyye Erva Tozlu (13 yaşında)

Tik tak tik tak… Zıırrrrrr! Alarmın sesiyle birlikte yatağında doğruldu Mira.  Alnından soğuk bir ter damlası süzülüyordu. Yine aynı kâbusu görmüştü. Renklerin yok olduğu günü. İçinden “10 yaşıma gireceğim gün bile mi?” diye hayıflandı.

O günü unutması mümkün değildi. Altı yıl önceydi. Doğum gününden bir gece önce heyecandan gözüne uyku girmiyordu. Annesi ballı kurabiyeler pişiriyor, babası salonu pastel renkli süslerle donatıyordu. Doğum günü elbisesi pembe ışıltılarla parlıyordu. Fakat sabah uyandığında dünya değişmişti. Her şey ama her şey griydi. Bir gün önce boya kutusu kadar canlı olan dünyayı sanki birisi kocaman bir silgiyle silmişti. 

İlk günlerde bunun geçici bir hava olayı olduğunu düşünen insanların umudu günden güne tükenmişti. Umut böyle cam gibi kırılgandır, çünkü kendisini güçlendirecek bir renge ihtiyaç duyar. Bilim insanları uzunca bir süre bu olaya bir açıklama getirmek için gecelerini gündüzlerine katmıştı. Sonunda bu olayı “Gri Yansıma” olarak adlandırmışlardı. Atmosferde biriken aşırı karbon parçacıkları ve mikroskobik kirlilik, güneş ışığının içindeki renkleri ayıran kırılmayı bozmuştu. İlk zamanlar öylesine zorlanmışlardı ki, her yerde bir karmaşa vardı. Trafik berbattı, uyarı işaretleri hiçbir işe yaramaz olmuştu, dekorasyon ve moda sektörleri çöktü, yemekler cazibesini kaybetti, sanat dünyası tamamen değişti, yeni jenerasyon renk kavramını hiç bilmediği için mavi, kırmızı, yeşil gibi kelimeler anlamsızlaştı, tüketim alışkanlıkları değişti, televizyonda, filmlerde duygu vermek zorlaştı, depresyon oranları arttı, hayat resimleri silinmiş sıkıcı bir hikâye kitabına dönüşmüştü sanki. Peki nasıl olacaktı da geri gelecekti renkler?

Mira okuldan sonra her gün gittiği nehir kıyısına yürüdü. Nehir bile artık gölge gibiydi. Avucundaki küçük kristale baktı. Abisi Riam’ın sabah evden çıkarken ‘Bu senin.’ diye eline verdiği, berraklığı hala şaşırtıcı olan kristal. Mira onu suya tuttu. Işık kristalin içinden geçerken tek bir an için suyun yüzeyinde kırmızıya benzeyen bir titreşim belirdi. Gerçek miydi? Yoksa zihninin bir oyunu mu? O sırada çantasındaki Fen Bilimleri defterindeki notlar aklına geldi. Atmosferdeki renk kırılımını bozan yalnızca kirlilik değil, yıllar içinde biriken mikro parçacıklardı. Bu parçacıkların güneş ışınlarını tutan bir perde oluşturduğu düşünülüyordu. Kristal ise yüzey yapısı sayesinde ışığı saf halde kırabiliyordu. Mira defterini kapatıp kristali bir kez daha ışığa tuttu. Nehir yüzeyindeki titreşim tekrar oluştu. Demek ki ışık hala orada diye düşündü, renkler yok olmamış sadece saklanmıştı.

Kristali avucunda sıktı. ‘Belki de.’ dedi fısıltıya ‘her şey doğru ışığı bulmakla tekrar başlar’. Uzaktan çocuk sesleri geliyordu. Gökyüzü hala griydi. Dünya hala aynıydı. Ama Mira karanlığın içinden sızan bir ışık gördü. Belki bir keşfin başlangıcı, belki de sadece bir hayal. O an içinden bir cümle geçti: ‘Renkler kaybolduysa, yeniden bulanabilir.’ Ve Mira yürümeye devam etti. Elindeki kristal, günün solgun ışığında çok hafif, neredeyse belli olmayacak kadar parladı. Henüz hiçbir şey çözülmemişti. Ama bir şey değişmişti. Artık umut vardı, yerle gök arasında bir yerde, bazen bir kristalin kalbinde…

          

 

 

 
 

©2022, Dergi Mudita, her hakkı saklıdır.

bottom of page